|
Çilek ve Arnavutköyü
Çilek ve Arnavutköyü
Hatırladığım Arnavutköyü'nde insan ilişkileri, tanışıklıklar,
ahbaplıklar, arkadaşlıklar da emekti. Kilisenin çanları çaldığında,
Hıristiyan olmayanların da kalbinden Allah duygusu geçer, dinler
birbirine kardeşçe seslenir, siyasetlerin kötülüklerine uğramamışlar
bir arada, insanca, uygarca yaşardı. Yahya Kemal de, Abdülhak Şinasi Hisar da fetihten önceki
Boğaziçi'nin bayındırlıktan uzak olduğunu söylerler. Neredeyse bütün
Boğaziçi, karşılıklı iki yaka, birkaç manastırın, bir iki eski
kilisenin derin ıssızlığı içindedir.
Bizans tarihine ait kaynaklar bilgi dağarımıza eklendikçe,
Boğaziçi'nin Bizans uygarlığında da gözdeliğini öğrendik. Örnekse
Arnavutköyü, Bizans zamanında Estiyas, Anaplos gibi adlarla anılmış ve
büsbütün silik soluk, kimsesiz bir yer değilmiş. Konstantinos'un inşa
ettirdiği büyük kilise, nice zamanlar, Bizans'ın övünçleri
arasındaymış. Vikos Mihailikos Kilisesi, sonra harap olmuş, onarılmış,
yepyeni mozaiklerle, ikonalarla bezenmiş. Bugünkü Arnavutköyü
kilisesinin o eski Bizans yapısının yerine yapıldığını belirten
kaynaklar var.
Lâtinlerin korkunç saldırganlığında Vikos Mihailikos Kilisesi
işgal edilmiş. Orada değerli eşyalarını saklayan Bizanslılar kilisenin
koruyuculuğundan boş yere umut duymuşlar; Lâtinler, ikonaları,
heykelleri, Bizans'ın servetini bir çırpıda yağmalamışlar. Kilise
yeniden göçmüş. Bazı tarihler, enkazından Fatih'in yararlandığını
belirtiyor, Rumeli Hisarı yapılırken...
Semtlerin, köylerin tarihten çıkagelen atmosferleri kolay kolay
geçmiyor, silinemiyor. Çocukluğumda sık gittiğimiz Arnavutköyü'nde
Bizans'ın havası âdeta eserdi. Zaten yirminci yüzyılın başındaki
kayıtlar, burada "168 evde 493 Türk'ün, 975 evde 5973 Rum'un, 87 evde
343 Ermeni'nin" yaşadığını saptamış. Yabancılar var; çok az sayıda
Musevîler.
Yüzyıllar önce Evliya Çelebi aynı şeyleri yazmış.
Arnavutköyü'nün bağlarını, bahçelerini, güzelim "hâneler"ini anlatmış;
tümünün Rumlara ve Yahudilere ait olduğunu söylemiş. Ekmekten,
peksimetten söz açmış: Pek güzel, pek beyazmış. Yahudiler, "sahib-i
zevk ve ehl-i saz"...
Hatırladığım -ayrıca, galiba unutamadığım, bu yüzden yazıda
çizide sık sık geri döndüğüm- Arnavutköyü, 1955 sonrasının semtidir. O
ilkyazlar; o zamanlar Arnavutköyü ziyaretlerimizin en büyük özelliği
Osmanlı çileğiydi. Bir kâse, bir çukur tabak Osmanlı çileği…
İstanbul'un her çarşısında, hemen her manavında mayısla
birlikte Osmanlı çileği, Arnavutköyü çileği boy gösterirdi. Başka
semtlerin bahçelerinde yetişenler bile Arnavutköyü çileğiydi. Etiketin
üstünde mor kalemle yazardı.
Oysa Arnavutköyü'nde yetişen tatlı çilek iki cinsmiş: Mangora ve Osmanlı çileği.
Arnavutköyü'nde oturanlar, köylerinin çileğini hemen ayırt
ederler, dahası, köyün bahçelerinde yetiştirilen çileklerin iki ayrı
familya olduğunu özellikle belirtirlerdi. Daha bereketli olan Frenk
çileğiydi -galiba şu Mangora-. Daha az ürün vereniyse, Osmanlı çileği.
İlkinin alacası kırmızıya çalar koyu pembe, ikincisininki neredeyse
beyaza yakın uçuk pembe, deyiş yerindeyse, sütlü pembe. Üstelik,
Osmanlı çileğinin esansında baygın bir çilek kokusu vardı ki, pek
beğenilirdi.
Arnavutköyü'ne çilek on dokuzuncu yüzyılın başlarında
çıkagelmiş. Daha önce burada hep üzüm bağları varmış. Çileği getiren,
ünlü İspilanti ailesi. Çilek birdenbire rağbet kazanmış ve Arnavutköyü
çilek bahçeleriyle donanmış. 1961 tarihli bir kaynaktan iz sürüyorum:
"Köyün kuzeydoğusuna doğru yükselen sırtlarda 400 dekarlık
arazi hep çilek tarlasıdır. Buralarda yılda 25-35 ton Osmanlı, 40-45
ton Frenk çileği toplanır. Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden
Arnavutköyü'ne kadar gelip, fidan alırlar."
Karides renkli Osmanlı çileğini en son, 1985'lerde Maslak
yolunda görmüştüm. Fakat bunlar bayat karideslere dönmüştü. Çevre
tahribi yüzünden, bahçelerin yok olup gittiği, Arnavutköyü'nde tek bir
çilek bahçesinin kalmadığı söylenmişti.
Halûk Dursun 1999'da yayımlanmış İstanbul'da Yaşama Sanatı'nda
şu bilgiyi veriyor: "Son yıllara kadar Rum ailelerinin yaptığı bu
çilekçilik işi, mübadeleler, 6-7 Eylül, Kıbrıs, 12 Eylül sıralamasıyla
Rumlar'ın İstanbul'u terk etmesi sonucunda azaldı ve bitti. Şu anda
Arnavutköyü'nde çilekçilik yapan tek kişi, elli seneden beri bu işle
uğraşan, 1921 Rize doğumlu Mustafa Bey. Arnavutköyü’sn toprağı,
çileğinin lezzetli olmasını sağlarken, günümüzde bütün o sahalar
sitelerle dolduruldu ve çileğin sadece adı kaldı."
Sık örgülü sepetlerde satılırdı Arnavutköyü'nün çilekleri, kimi yaygın, kısacık, kimi dar, uzun sepetler.
İlişkisini kuramadığım bir sebeple, Osmanlı çileği dendi mi, Âsaf Haled Çelebi'nin o kadar gizemli "Cüneyd" şiiri gelir aklıma: "cüneyd nerede / cüneyd ne oldu / sana bana olan / ona da oldu/ kendi cübbesi altında / cüneyd yok oldu"...
Çilek emek isteyen meyveymiş. Bize bir çukur tabak Osmanlı
çileği ikram eden Arnavutköyü'nün sağlık memuru Ferit Amcamız, çileğin
nasıl yetiştirildiğini anlatırdı. Bu anlatışlarında bir doğa sevinci
duyumsanırdı.
Toprak, sonbahar boyunca, yağmura terk ediliyordu. Kış gelince,
şubatta, bahçelere, çilek ekim yerlerine çukurlar açılıyor, çilek
fidanı bir çomağa tutturularak dikiliyor. Ondan sonra bitmez tükenmez
bakım vakti gelip çatardı. Ayrıkotları temizlenecek, çukurun etrafı
çapalanarak, kuruyan fidanlar sökülüp atılacak.
İşte, işlemler zamanlarca sürüyordu.
Böylesi bir emeğin sonucunda fidan hepi topu bir kilo kadar
çilek verirmiş. Ayrıca gönül sabrı istermiş. Demin söylediğim çilek
sepetlerinin el emeği olduğunu hatırlarsak…Çevreyi tahrip eden kör bilinç, emeği ve gönül sabrını elbette
gülünç bulacaktı. Bugün, Ferit Amca'nın dünkü anlatışlarını hasretle
anabileceğimiz toplumsal koşullardan, hatta anmak ediminden bile uzak
değil miyiz? Neyi anacağız? Sonbahardan yaza, Arnavutköyü çileğinin
varoluş öyküsünün yerini, bütün mevsimler boyunca, 'köşeyi dönme'
öyküleri almadı mı?
Her iş kolunda emeğin, alınterinin yerini, 'rulet masası'
almışken, Osmanlı çileğine zaman ayırmanın, emek vermenin ne anlamı
olabilir?
Alışveriş ettiğim manavda, saydam plastik kutulara konmuş,
kıpkırmızı, iri mi iri, eciş bücüş, hormonlu çilekler, kutusu şu kadar
liradan satılıyor. Bugünkü çirkin hayatımıza yeter artar. Osmanlı çileği çamurlu çilekti. Ucube hormon çilekleri, serada
yetiştirildiğinden, tertemiz. Toprak içinde kalmış Osmanlı çileği
çarçabuk ezilir, sulanır; sera çilekleri kütür kütür. Dış görünüm sizi
aldattıkça aldatıyor.
Evet, şimdi emeğin sonu.
Hatırladığım Arnavutköyü'nde insan ilişkileri, tanışıklıklar,
ahbaplıklar, arkadaşlıklar da emekti. Kilisenin çanları çaldığında,
Hıristiyan olmayanların da kalbinden Allah duygusu geçer, dinler
birbirine kardeşçe seslenir, siyasetlerin kötülüklerine uğramamışlar
bir arada, insanca, uygarca yaşardı.
Sadece o kadar olur mu? Hatırladığım Arnavutköyü'nde, deniz
kıyısı boyunca içkili lokantalar, bohem dünyalarında bütün lükslerden,
gösterişlerden, bile isteye ıraktı. Salaş bir lokantada Edip
Cansever'le karşılıklı oturabilir, şiirden konuşabilirdiniz: "Bir yaşam
boyu biz tetiği çektikçe." Şimdiyse, yeni zaman ciplerinden afur
tafurla inenler, şiirden konuşmayı akıllarına bile getirmiyorlar. En çok elli yıl geçti. En çok diyorum, çünkü bana daha dün
gibi geliyor. Arnavutköyü'nde açıkta bir alanda, bomboş, kocaman bir
arsada rengârenk çadırlarıyla sanatkâr çingeneler, ip cambazları,
sırıklar üstünde yürüyenler, alevler üfüren ve alevler yutan sanatkâr,
dansçı kızlar, ne kadar şenlikliydi! Sanmıştım ki, yarın hayat da
öylesine alçakgönüllü sanatkârca ve göçebe...
Bugünün kapkaranlık ortamında, çamurlu Osmanlı çileğinin,
çocukluğumun melekler görebileceğimi sandığım günlerinin hatırasıyla
ıssız yaşıyorum.
Rulet masasına dönmüş emeksiz toplumda, bütün yalnızlar gibi, yapayalnız yaşamanın -Çok şükür!- haysiyet olduğuna inanıyorum.
Not:
Usta edebiyatçılarımızdan Selim İleri nin Zaman gazetesinin Cumartesi
ekindeki köşesinde (19 Mayıs 2007) yayınlanan yazısısı. Bu yazı ülkemiz çilek
yetiştiriciliği tarihi içersinde önemli yeri olan "Arnavutköy çileği" nin
kaynağı ile ilgili önemli bilgiler vermesi nedeniyle siteye eklenmiştir.
Bakınız; http://cumaertesi.zaman.com.tr/?bl=12&hn=4366
Yazar(lar):Selim İleri
Yayın Yılı:2007
Ekleme tarihi/saati :19.05.2007/22:42:48
Okunma sayısı :2210
|